ONUR YASER CAN

Okulda sıra arkadaşı

Öyle şanslıyım ki ve bir o kadar da şanssız. Şanslıyım çünkü ben meslektaşım, dostum, can yoldaşımla 11 yaşında bir yaz kampında tanıştım ve son gününe son günümüze kadar da o yanımda, arkamdaydı. Beraber aynı Anadolu Lisesine gittik. Tam 7 yıl boyunca her sabah elinde peynir ekmeği koltuğunun altındaki test kitabıyla servise bindi. Disiplini bana da bulaşmıştı. Bir de baktık ki aynı üniversite aynı bölümde hayalimizin mesleğini beraber okuyoruz. O hep başarılıydı, yetenekliydi, disiplinliydi. Herkes bilmez, mimarlık eğitimini sadece sıkı çalışarak tamamlayamazsınız. Disiplin, kendine güven ve en önemlisi de dünyaya açılan kocaman bir gözünüzün ve aydınlık bir zihninizin olması gerekir ki, takip edebilesiniz, anlayabilesiniz her gün kendini yenileyen üretimi. Kalbinizin, vicdanınızın da aydınlık olması gerekir ki, kar peşinde koşup insanların barınma hakkını ihlal ederek ucube binalar dikenlere, dünyada insandan başka canlıların da var olduğunu unutup, çevre bilincinden yoksun para babalarının adına çalışmayın diye.  Ben yanımda öyle bir güç, öyle bir dost olmasaydı yapamazdım herhalde, mesleğimi onunla öğrendim..

Hatırlıyorum, üniversitenin ilk iki yılında kaç defa eve ağlayarak geldim . Bana dediler ki bırak bu mesleği. O ise yanımdaydı, bana potansiyelimi tekrar hatırlattı, herzaman yaptığı gibi bana güç verdi. Tekrar tekrar oturduk masaya bir yandan kendi tasarımını yapar,bir yandan da benim projeme kritik verirdi. Bir de baktım ki, bırak dedikleri bölümün  yüksek şeref listesindeyim. Şimdi Almanya'da Avrupa Kent Çalışmaları Enstitüsünde doktora yapıyorum. Aynı zamanda Türkiye'deki bir üniversitenin konservatuar binası  projesinde çalışıyorum. Üniversitede vereceğim dersin bile programını danıştığım insansa artık yok. Ben bu bencil, bireyci mesleki dünyada meslektaşımı arkadaşımı kaybettim. Mesleğimi bana sevdiren insanı  KAYBETTİRDİLER.

Ben sadece meslektaşımı kaybetmedim, ben dostumu canımı kaybettim. Bir gün kahvaltı yapıyorduk Reşit Galip'teki evin bahçesinde. O zamanlar bir kedim vardı, evden çıkmazdı Yaser'i de pek severdi. Yaser'in ise bir tekiri vardı sokaklardan aldığı, beslediği. Kahvaltı yaparken baktım onun kedisi yemeğini yiyip hemen kendini dışarıya sokaklara atıyor. Dedim "Yasercan -ben ona öyle seslenirdim-, bir gün çocuklarım olursa sanırım benimki evden çıkmayıp bilgisayar başında çocukluğunu haracayacak, seninkiyse hayata karışacak. Kedilerimizden belli değil mi?". "Ona dayısı öğretir hayatı." dedi...

Şanssızım çünkü yarım kaldım, gelecekteki çocuğum dayısız kaldı. Ben bu yazıyı, işini tarih ve kültür mirasına zarar veren bir projede çalışmak istemediği için bırakan, etikli meslektaşım, adaletli bir dünyaya inanan dostumun hikayesi böyle bitmesin, çocuğuma dayısının hikayesini anlatırken sonunu böyle bitirmemek için yazıyorum. 

11 yaşından beri hayatta hep yanyana yürüdüğüm, bana hayallerime mesleğime ve yaşama tutunmayı öğreten insanı tanımaz mıyım ben? Kendi akıl sağlığımdan ne kadar eminsem, onunkinden de bir o kadar eminim. Hayatı sadece nefes almak olarak görenlere inat, her dakikasını üreterek, severek, sevilerek geçiren dostum, can yoldaşım, meslektaşımın bu hayattan vazgeçmediğine adım gibieminim. Eğer adalet fiile değil de fiilin nasıl işlendiğine bakacak yürekliliği gösterecekse, yaşamı bu kadar seven ve dolu dolu yaşayan bir insanı 21 gün içerisinde hayatta en çok sevdiği şeyi "yaşamayı" bıraktıracak kadar çaresizliğe iten karanlık hikayeye bakmalıdır.  Bu karanlıkla yüzleşilmeyen hergün, kanun adına kanunsuzluk yapan karanlık vicdanları güçlendirecek ve birgün başka nedenlerle başka insanların ışığını belki de size en yakın üzerine titrediğiniz ışığı yutacak.

 

Sinem Yardımcı

Mimar